Bu mesele kalbime gerçekten çok yakın; hem yaptığımız işin hem de öğrencilerimizle ve öğretmen ekibimizle kurmak istediğimiz ilişkinin tam göbeğinde duruyor. Fais-le en français’yi, yani senin bildiğin adıyla Do it in French İstanbul’u doğuran da işte bu düşünceydi: öğretmenleri bir araya getiren, “işleri başka türlü yapalım” inadımızı ayakta tutan o temel fikir (ekiple tanışmak istersen buradan buyur).
Bu fikir, zamana, ilişkilere, özene ve kişiye özel kaliteye hak ettiği yeri veren bir toplum hayalinden besleniyor: yani bütün bunları yaptığımız her şeyin tam merkezine koymaktan. Fazlasıyla Fransız işi mi kaçtı? Oui, öyle.
Peki nereden başlasak? Önce bir tanım yapıp biraz da metaforlarla oynayarak, ne dersin?
“ARTİZAN” DEDİĞİN
Bu kelime artık önüne geldiği her şeyi normal fiyatının üç katına satabilen sihirli bir etikete dönüştü: ekmekten mobilyaya, giysiden kahveye kadar. Biralarıyla, semt pazarlarıyla, sürdürülebilir tarımla birlikte havalarda uçuşuyor, her yerde görünür oluyor.
Seni anlıyorum, biliyorum.
Ama kelimenin bugünkü pazarlama gücünü teslim etmek, işleri gerçekten daha lezzetli, daha güzel kılmaya çalışan hakiki ustaların emeğini görmezden gelmek anlamına gelmez. Aynı şekilde, ihtiyaçlarımızın insani yanına ve onları doğru dürüst karşılamanın gerektirdiği zamana daha saygılı bir “yapma biçimine” halkın gittikçe artan ilgisini de yok saymaz.
Artizan moda; çünkü gün geçtikçe daha çok insan, “herkese tek beden uyar” mantığındaki o seri üretim düzeninin bizi gerçekten doyurmadığını içten içe sezmeye başladı.
Ve bu, eğitim için de birebir geçerli.
“Artizan” dediğin, öğrendiği bir işte gerçekten ustalaşmış kişidir; bilgisini çoğu zaman uzun bir çıraklık boyunca, ustanın el hareketlerini izleye izleye yükselir.
Bir de insani bir ölçekte çalışmayı öğrenmiştir: insanın temposuna uygun, insanın gözüyle ve insan için. Sezgilerini ve sağduyusunu izleyerek, elle, sevgiyle ve özenle, makul ölçüde yapılabilecek olanın etrafında kurar işini.
Sevgi ve özen ise ekstra zaman, ayrıntıya gösterilen dikkat ve kişisel bir emek ister; işte işin kalitesini güvence altına alan da tam olarak budur.
İşte bu yüzden artizan, emeğini bir makinenin temposuna zorlamaz; aksine, başından sonuna kadar ilgilendiği işin kendisine dayattığı doğal ritme uyar.
Fırıncı hamura mayalanması, kabarması, pişmesi için zaman tanır; çömlekçi kile kuruması, fırınlanması için zaman tanır.
Üstelik zanaatkârlık yalnızca el becerisinde ustalaşmak değildir.
Gerçekten çığır açan zanaatkârlar, meraklarının peşinden gider; derin kitapların, teorilerin içine dalar. Eski teknikleri, kadim ilhamları bugünkü becerilerine katabilirler; işlerinin köküne inip çağlar boyu değişmeyen insani ihtiyaçlara cevap verirler: yemek, içmek, giyinmek… ve öğrenmek.
Bir ihtiyacı sezebildikleri, durumu çözümleyebildikleri ve ona bir çözüm tasarlayabildikleri için, topluluklarının ihtiyaçlarına gerçek bir karşılık verirler.
Becerilerini tek bir işin kendine has gereklerine yöneltebilir, dikkatlerini eldeki o özel göreve verip onu baştan sona kucaklayabilirler.
Bir işin başında da sonunda da olmak, bir maddeyi gerçekten dönüştürmelerine, ona biçim verip kendi mührünü vurmalarına imkân tanır.
Ve hızlı çözümlerin, standartlaşmanın, kaliteden çok kâr peşinde koşmanın ve “hadi her şeyi küresel ölçeğe taşıyalım” telaşının ezgilerinden fersah fersah uzak duran bu bakış açısı, zanaatkârın işini diğerlerinden ayıran şeydir.
PEKİ BU İŞ ÖĞRETMENLİĞE NASIL UYUYOR?
Üç kelimeyle: beyin de bir maddedir. De la matière grise, yani gri madde, harfi harfine öyle! Çömlekçi kille, fırıncı hamurla çalışır; öğretmenin çalıştığı madde ise beyinlerdir.
1. Öğretmek baştan sona insani bir ilişkidir
İki insanın zaman ayırması, emek vermesi ve birbiri üzerinde bir iz bıraktığının farkında olmasıyla ilgilidir bu. Öğrenciyi daha iyi öğreten de, öğretmeni kendi yöntemi üzerine düşündüren de işte bu bağdır.
Zanaatkâr öğretmen, her bireyin nasıl öğrendiğini fark etmek için zaman ayırır; çünkü öğrencileri, seviyelere bölünmüş bir müfredatı izleyen tek tip bir gruba sığdırmak zorunda değildir.
Zanaatkâr öğretmen, her seferinde bir beyinle, tek tek ilgilenmekte özgürdür.
2. Bu ilişkide zaman, sahici bir üçüncü oyuncudur
Herhangi bir şeyi, özellikle de bir dili öğrenmek için öğrencinin sadece zaman ayırması yetmez; öğretmeninin zamanla nasıl oynayacağını bildiğine de güvenmesi gerekir: ne zaman gaza basıp ne zaman mola vereceğini ustaca ayarladığına.
Bir dil öğrenmek, sınav gününe kadar her şeyi hafızanda taptaze tutmaya çalıştığın, zamana karşı verilen bir yarış değildir. Beynin, içine bütün Fransızca damlalarını ağzına kadar doldurduğun dev bir vazo değil ki; sınav günü hepsini tek seferde boşaltıp en iyisini umasın.
Bu daha çok zamanla edilen bir danstır: anlaman, varsayımlar kurup denemen, hata yapman, kendini düzeltmen, dersini çıkarman için sana zaman tanınır. Ezberlemen, pratik yapman, bir şeyde gerçekten ustalaşman… ve sonra hepsini unutman için zaman tanınır.
Evet, doğru duydun: unutmak ve bu bilgiyi yeniden harekete geçirmeyi öğrenmek için de zamana ihtiyacın var. Sinir bozucu, biliyorum.
Ama ilerleme işte tam da burada gizli! Bir kavramda tam anlamıyla ustalaşmadan önce onun üstünden defalarca gidip geleceksin: unutacak, hatırlayacak, yine unutacak, yine hatırlayacaksın.
İşte bu gidiş gelişin içinde beynin, bilgiye daha kolay ulaşman için senin adına Fransızca yollar döşer.
Çünkü tıpkı kilin kuruması, hamurun dinlenmesi gerektiği gibi, beyinlerin de kendi zamanında çalışmaya ihtiyacı var.
(Bu konu üzerine düşünmek istersen, “bu iş ne kadar sürer” sorusunu ele alan yazımıza bakabilirsin.)
3. Zanaatkâr öğretmenler profesyoneldir; eğitimli, donanımlı kişilerdir
Pedagoji ve androgoji okumuşlardır, başka öğretmenlerin derslerini gözlemlemişlerdir, öğretim yöntemleri konusunda cidden bilgilidirler; bunların bir kısmını deneyip yalnızca kendilerine yarayanı alıkoyarlar, becerilerini durmadan geliştirirler ve tüm bunları öğrencilerinin öğrenmesi için nasıl kullanacaklarını bilirler.
Tabii ki Fransızca bilen herkes öğretmenliğe soyunabilir… ama evde bir kez baget yapmaya kalkıştıysan, bir profesyonelin işe kattığı değeri çok iyi bilirsin!
4. Uzmanlaşma her şeydir
Profesyonel Fransızca öğretmenlerinin, Fransızca bilmeyen öğrencilere bu dili nasıl öğreteceğini öğrendiği diplomaları ya da sertifikaları vardır.
Örneğin Fransa’da, çoğunlukla yetişkin öğrenciler düşünülerek tasarlanmış, Fransızcayı yabancı dil olarak öğretmek üzere öğretmen yetiştiren birkaç yüksek lisans programı var. Ve evet, bu, Fransız okul sisteminde çocuklara ders veren öğretmenlerin gördüğü programdan bambaşka bir şey. Çünkü bunlar iki ayrı meslek.
Bir çömlekçiden nefis bir ekmek pişirmesini beklemezsin, değil mi? O hâlde, özel eğitimi yoksa bir biyoloji öğretmeninden de iyi bir Fransızca öğretmeni olmasını bekleme. (Ve sakın benden biyoloji anlatmamı isteme!)
5. Önemsemek her şeydir
Zanaatkâr öğretmen, yüreğini işine koyar. Öğrenciyle kurduğu ilişki, ona ayırdığı zaman ve aldığı uzmanlık eğitimi sayesinde, duruma birebir uyan, türünün tek örneği bir eğitim planı tasarlamayı bilir; üstelik bunu öğretmekten de keyif alır. Çünkü iş anlamlıdır ve işe yarayacağını bilir.
Karşına çıkacak zor anları yönetmeyi bile öğrenmiştir; Fransızca öğrenmenin o duygusal lunaparkına seninle birlikte biner. Çünkü senden önce nice öğrencinin bu trene binip indiğine tanık olmuştur.
Yemeğin sevgiyle, özenle pişince nasıl daha lezzetli olduğunu bilirsin ya; öğretmenlik de tıpkı öyle.
ÖZETLE
Hayattaki çoğu şey profesyonel ellerde daha iyi yapılır ve öğretmek-öğrenmek meselesi de bunun istisnası değil.
Ama öğretmenliğin genelde nasıl algılandığına dair de söylenecek bir şeyler var; bu algı, eğitime nasıl bakıldığını da ele veriyor:
İngilizce öğretsin diye Malta ya da Avrupa’ya gönderilen üniversite öğrencilerinden,
Fransızcayı düzgün öğretecek kadar bilmediği hâlde sınıfların karşısına çıkarılan ve sırf öğrencileri için Fransızcasını ilerletmek üzere bizden yardım isteyen ilkokul öğretmenlerine,
Sırf öğretmen açığını kapatmaya çalışan okullarda, hiçbir niteliği ya da öğretmenlik deneyimi olmadan yetişkin öğrencilerin karşısına dikilen, tek özelliği Fransızca konuşmak olan kişilere kadar…
…ikinci bir dili öğrenmenin de öğretmenin de ne demek olduğu, neler gerektirdiği konusunda kocaman bir anlayış eksikliği göze çarpıyor.
Tabii ki bir yıllığına yurt dışında öğretmenliği -denemek- üniversite öğrencileri için harika bir fırsat… ama çoğu, İngilizce öğretebilmek için anglofon olmanın yetmediğini eninde sonunda fark etmiyor mu?
Tabii ki bütün ilkokul Fransızca öğretmenleri yukarıda anlattığım durumda değil; ama bu, olması gerekenden çok daha sık yaşanıyor.
Ve tabii ki esas sorumluluğu tek tek öğretmenlerin sırtına yıkmak haksızlık olur: kendilerine hiçbir eğitim sunulmuyorsa, son derece dağınık bir sistemin içinde yapayalnız bırakılıyorlarsa, daha iyi olmaya nasıl fırsat bulsunlar?
İşte bu anlayış eksikliği bir tür amatörlük olarak karşımıza çıkıyor ve içinde dönüp durduğumuz o kısır döngünün hem sebebi hem de en belirgin belirtisi. Üstelik bu döngüyü uzaktan tanımıyoruz: ekibimiz yıllarını Kanada’nın iki resmi dilli başkenti Ottawa’da Fransızca öğreterek geçirdi ve aynı döngünün orada nasıl işlediğini kendi gözleriyle gördü.
Do it in French İstanbul’u doğuran da tam bu deneyim oldu: başka bir yol mutlaka olmalıydı. Şimdi o yolu İstanbul’da, seninle yürüyoruz.



